avatar
Kayıtlı Kullanıcılar
Kayıt Dışı Kullanıcılar
Kayıt ol


Hoşgeldiniz!
Forumun tüm özelliklerinden faydalanabilmeniz için sadece 30 saniyenizi ayırarak ücretsiz üye olabilir ve sitemizin tüm özelliklerinden sınırsız yararlanabilirsiniz.
Hemen Üye Olmak İçin Tıklayın.

kapat
Konuyu Oyla:
  • Derecelendirme: 0/5 - 0 oy
  • 1
  • 2
  • 3
  • 4
  • 5
Bir İngiliz Casusunun İtirafı
#1
Selamun Aleykum

Bir İngiliz Casusunun İtirafı


Bir İngiliz Casusun İtirafları adlı bu eseri satır satır okuyunca
-Vehhabiliğin nasıl kurulduğunu öğrenebilecek
-İslam alemi üzerinde oynanan oyunları anlayabilecek
-Kafirlerin İslam’a düşmanlıklarını kavrayabilecek
-Müslümanların oyunlara ne kadar kolay kandığını görebilecek
-İslamı yaymak için yaptığınız çalışmaların, bir ingiliz casusun İslamı yıkmaK için gösterdiği gayretin yanında bir hiç olduğunu görebileceksiniz.

   Biz müslüman olmamıza rağmen islamın emirlerini yerine getiremiyoruz. Bakın adam, islamı yıkmak için nasıl islamı yaşıyor….. Biz islamı yüceltmek için ilim öğrenmezken adam nasıl bir ilim tahsil ediyor…

      Büyük Britanyamız çok genişdir. Güneş, denizleri üzerinde doğduğu gibi, yine bu denizlerin üzerinde batar. Devletimiz, Hindistân, Çin ve Ortadoğudaki sömürgelerinde nisbeten za’îfdir. Bu memleketler, tam ma’nâsı ile idâremizin altında değildir. Fekat, buralarda çok faal ve başarılı bir politika tatbîk ediyoruz. Hepsi elimize geçmek üzeredir. Burada iki şey mühimdir:

1- Elimize geçmiş yerleri elimizde tutmağa çalışmak,

2- Elimize geçmemiş yerleri ele geçirmeğe çalışmak.

   Müstemlekeler [sömürgeler] nâzırlığı, bu iki vazîfeyi îfâ etmek üzere, bu devletlerin her biri için, birer komisyon teşkil etmişdir. Müstemlekeler nâzırlığında vazîfeye başlayınca, Nâzır bana i’timâd etdi ve Doğu Hindistân şirketinde bir vazîfe verdi. Bu, zâhirde bir ticâret şirketi idi. Fekat asl vazîfesi, Hindistânın büyük ve geniş topraklarına hâkim olmanın yollarını araşdırmakdı.

   Hükûmetimizin, Hindistân için hiç endişesi yokdu. Zîrâ Hindistân, değişik milletlere, ayrı dillere ve zıd çıkarlara sâhib bir ülkeydi. Çinden de pek korkumuz yokdu. Çünki, Çine hâkim olan Budizm ve Konfüçyüs dinlerinin canlanmasından korkulmuyordu. Zîrâ bunlar, hayâtla hiç alâkalanmayan, iki ölü din idi. Binâenaleyh, bu iki ülke halkında vatan sevgisinin olması, çok uzak bir şeydi. Bu iki ülke, biz İngiltere hükûmetini râhatsız etmiyordu. Fekat, ilerde olabilecek hâdiseleri de gözümüzden ırak etmiyorduk. Binâenaleyh, bu ülkelerde tefrika, cehâlet ve fakîrlik, hattâ sârî hastalıkları yaymak için, uzun va’deli plânlar yapıyorduk. Bu iki ülke halkının âdetlerini taklîd ederek, niyyetlerimizi râhatça gizliyebiliyorduk.

  İslâm memleketleri son derece râhatımızı bozuyordu. Hepsi de, lehimize olmak üzere, Hasta Adamla [Osmânlı devletini kasd ediyor] bir kaç anlaşma yapmışdık. Müstemlekeler nâzırlığının tecrübeli adamları, bu hastanın bir asrdan az bir zemân zarfında can vereceğini söylüyorlardı. Ayrıca, Îrân hükûmeti ile de, gizlice bir kaç anlaşma yapmış ve bu iki ülkeye, mason yapdığımız, devlet adamlarını yerleşdirmişdik. Rüşvet, kötü idâre ve din bilgisi noksan idârecilerin, güzel kadınlarla meşgûl olup, vazîfelerini unutması, bu iki ülkenin belini kırdı. Fekat, bütün bunlara rağmen, şu sayacağım sebeblerden dolayı, yapdıklarımızın beklediğimiz netîceyi vermemesinden endîşe ediyorduk:

   1- Müslimânlar, İslâma son derece bağlıdırlar. Her bir müslimân, papaz ve râhiplerin hıristiyânlığa bağlılıkları kadar, hattâ dahâ fazla, İslâma bağlıdır. Bilindiği gibi, papaz ve râhiplerin canı çıkar da, hıristiyanlıkları çıkmaz. Müslimânların en tehlükelileri de, Îrândaki şî’îlerdir. Çünki onlar, şî’î olmıyanları kâfir ve necs bilirler. Hıristiyanlar, şî’îlerin nazarında, kokmuş pislik gibidir. Tabîatiyle, insan bütün gücüyle pisliği atmaya gayret eder. Bir sefer şî’înin birine şunu sordum: (Hıristiyanlara niye böyle bakıyorsunuz?) Aldığım cevâb şuydu: (İslâm Peygamberi, çok hakîm bir zât idi. Kâfirleri böyle ma’nevî bir baskı altına almış ki, onların doğru yolu bulmasına ve Allahın dîni olan İslâma girmesine sebeb olsun. Nitekim devlet de, bir insanı tehlükeli bulunca, onu itâat edinceye kadar, maddî bir baskı altında tutar. Sözünü etdiğim necâset, maddî değil, ma’nevî bir baskı olup, hıristiyanlara da hâs değildir, sünnîlere ve bütün kâfirlere şâmildir. Hattâ, bizim eski Îrânlı mecûsîler bile, şî’îlerin nazarında necisdirler.)

   Ona dedim ki: (Güzel! Sünnîler ve hıristiyanlar da Allaha, Peygamberlere ve kıyâmet gününe inanırlar, niye necs olsunlar?) Cevâben dedi ki: (İki şeyden dolayı necsdirler: Birincisi, hazret-i Muhammedi hâşâ yalancılıkla ithâm ederler
   [Hâlbuki, Peygamberimizi yalancılıkla ithâm edenler, Şîî’ler ve Hıristiyanlardır. Şî’îlerin Kur’ân-ı kerîme ve Peygamberimizin hadîs-i şerîflerine uymayan i’tikâdları, sözleri ve çirkin işleri, (Es-Savâık-ul-muhrika) ve (Tuhfe-i isnâ aşeriyye) ve (Te’yîd-i ehl-i sünnet) ve (Nâhiye) ve (Eshâb-ı kirâm) ve (Hucec-i kat’ıyye) ve (Milel ve Nihal) gibi Ehl-i sünnet kitâblarında bildirilmiş, herbirinin cevâbları verilmişdir. (Savâık) müellifi Ahmed ibni Hacer Mekkî 974 [m. 1566] de Mekkede, (Tuhfe) müellifi Abdül’Azîz 1239 [m. 1824] da Delhîde, (Te’yîd) müellifi imâm-ı Rabbânî Ahmed Fârûkî 1034 [m. 1624] de Serhend-i şerîfde, (Nâhiye) müellifi Abdül’Azîz Ferhârevî 1239 [m. 1824] da, (Eshâb-ı kirâm) müellifi Abdülhakîm Arvâsî 1362 [m. 1943] de Ankarada, (Hucec) müellifi Abdüllah Süveydî 1174 [m. 1760] de Bağdâdda, (Milel) müellifi Muhammed şihristânî 548 [m. 1154] de Bağdâdda vefât etmişlerdir..].

   Biz de, bu çirkin ithâm karşısında (Sana eziyet verene sen de eziyet edebilirsin) sözü mûcibince, onlara (Siz necssiniz) diyoruz. İkincisi ise, hıristiyanlar, Allahın Peygamberlerine kötü isnâdlarda bulunurlar. Meselâ, Îsâ aleyhisselâm içki içerdi, mel’ûn olduğu için çarmıha gerildi, derler.)

   Ben dehşet içinde adama dedim ki: (Hıristiyanlar böyle demezler.) O ise: (Hayır sen bilmiyorsun, (Kitâb-ı mukaddes)de böyle yazılıdır), dedi. Ben susdum, zîrâ adam, ikinci husûsda olmasa bile, birincisinde haklıydı. Münâkaşayı uzatmak istemedim. Çünki, islâmî kıyâfetde olduğum hâlde, benden şübhelenebilirlerdi. Bu sebeb ile, dâimâ münâkaşalardan uzak duruyordum.

   2- İslâmiyyet, bir zemânlar, idâre ve hüküm dîni idi. Müslimânlar da, azîzdi. Bu efendi insanlara, şimdi siz kölesiniz demek zordur. İslâm târîhini kötüleyip, müslimânlara, bir zemânlar elde etdiğiniz izzet ve i’tibâr, ba’zı şartlar îcâbıydı. O günler gitdi, bir dahâ geri dönmez, dememiz de mümkin değildir.

   3- Osmânlı ve Îrânlıların, yapdıklarımızın farkına vararak, plânlarımızı bozup te’sîrsiz hâle getirmelerinden çok endişe ediyorduk. Gerçi, bu iki devlet büyük ölçüde za’îflemişdir. Fekat, mal, silâh ve hüküm sâhibi, merkezî bir hükümetin oluşu, bizim emîn olmamıza mâni’ oluyordu.

   4- İslâm âlimlerinden son derece râhatsızdık. Çünki, İstanbul ve El-ezher âlimleri, Irâk âlimleri, Şâm âlimleri, emellerimizin önünde aşılmaz engellerdi. Zîrâ onlar, dünyânın geçici zevk ve zînetlerine karşı, Kur’ân-ı kerîmin va’d etdiği Cennete girmeğe hâzırlanan ve kendi prensiplerinden kıl kadar ta’vîz vermiyen kişilerdi. Halk onlara tâbi’ oluyor, Sultân bile onlardan korkuyordu. Sünnîler, şî’îler kadar âlimlere bağlı değildi. Zîrâ, şî’îler kitâb okumuyor, sâdece âlimleri tanıyor, Sultâna gereken ihtimâmı göstermiyorlardı. Sünnîler ise, çok kitâb okuyor, âlimleri ve Sultânı tutuyorlardı.

   Bu hâl karşısında, bir çok toplantılar yapdık. Fekat, maalesef, her seferinde önümüzde yolun kapalı olduğunu gördük. Câsûslarımızdan gelen raporlar, hep hayâl kırıcı, konferansların sonuçları da sıfır idi. Lâkin, yine de ümmidsizliğe kapılmıyorduk. Çünki, biz, derin nefes almağı ve sabr etmeği âdet edinmişizdir.

   Bir toplantımıza, Nâzırın kendisi, en büyük papazlar ve bir kaç da mütehassıs [uzman] katılmışdı. Yirmi kişiydik. Üç sâatden fazla süren bu toplantıda, hiçbir netîceye varılamadı. Fekat, bir papaz şöyle dedi: (Râhatsız olmayın! Çünki, hıristiyanlık, ancak üçyüz sene zulm çekdikden sonra yayıldı. Umulur ki Mesîh, gayb âleminden bize nazar edip, üçyüz sene sonra da olsa, kâfirleri [Müslimânları kasdediyor] merkezlerinden çıkarmağı nasîb eder. Biz kuvvetli bir îmân ve uzun bir sabrla silâhlanmalıyız! Hükmü elimize geçirebilmek için, bütün vâsıtaları elde edip, bütün yolları denemeliyiz. Hıristiyanlığı, Muhammedîlerin arasında yaymağa çalışmalıyız. Asrlar sonra da, netîceye varabilirsek, çok iyidir. Zîrâ, babalar çocukları için çalışırlar.)

   Müstemlekeler nâzırlığında, İngilterenin yanısıra, Fransa ve Rusyadan da, diplomat ve din adamlarının katıldığı bir konferans yapıldı. Çok şanslıydım. Nâzır ile aramız iyi olduğu için, ben de katılmışdım. Konferansda, müslimânları parçalayıp, İspanya gibi, dinlerinden çıkararak îmâna getirmenin [Hıristiyanlaşdırmanın] hesâbları yapıldı. Fekat, varılan netîceler istenildiği gibi değildi. Ben, o konferansdaki bütün konuşmaları (İlâ meleküt-il-Mesîh) ismli kitâbımda yazdım.

    Derinlere kök salmış büyük bir ağacı, kurutup, söküp atmak zordur. Fakat, biz zorlukları kolaylaşdırıp, yenmeliyiz. Hıristiyanlık, yayılmak için gelmişdir. Bunu, Mesîh efendimiz bize va’d etmişdir. Muhammede, doğu ve batı âleminin içinde bulunduğu kötü şartlar yardımcı olmuşdur. O kötü şartlar gidince, berâberindeki belâları da [İslâmı kasdediyor] götürdü. Bugün memnûniyyet ile durumun temâmen değişdiğini müşâhede ediyoruz. Nezâretimizin ve diğer hıristiyan hükümetlerin büyük gayret ve çalışmaları netîcesinde, müslimânlar gerilemeğe başladı. Hıristiyanlar ise, kuvvetleniyorlar. Uzun asrlar boyunca gayb edilen yerleri alma zemânı geldi. İslâmiyyeti imhâ etmeğe, Büyük Britanya devleti öncülük etmekdedir.
     Hicrî 1122 ve mîlâdî 1710 senesinde Müstemlekeler nâzırı beni, Müslimânları parçalamak için gerekli ve yeterli bilgileri toplamak ve câsûsluk yapmak üzere, Mısr, Irâk, Hicâz ve İstanbula gönderdi. Aynı târîhde ve aynı vazîfe ile nezâret, canlılık ve cesâret dolu dokuz kişiyi dahâ vazîfelendirdi. Bize lâzım olabilecek para, bilgi ve harîtanın yanında bir de, devlet adamlarının, âlim ve kabîle reîslerinin ismlerini ihtivâ eden birer fihrist verildi. Hiç unutamıyorum! Sekreter ile vedâlaşdığımızda, bize demişdi ki: ”Devletimizin geleceği başarınıza bağlıdır. Onun için, var kuvvetinizle çalışmalısınız”.

   Ben, İslâmiyyetin hilâfet merkezi olan İstanbula doğru, denizden yola çıkdım. Asl vazîfemin yanında, bir de ek olarak, orada Türkçeyi çok güzel bir şeklde öğrenmem gerekiyordu. Zâten dahâ önce Londra’da epey türkçe ve Kur’ân lisânı arabça ve Îrânlıların dili farsça öğrenmişdim. Fekat, bir lisânı öğrenmek başka, o lisânı [dili] ülkenin halkı gibi konuşmak başka şeydi. Zîrâ, birincisi birkaç senede hâsıl olduğu hâlde, ikincisi bunun birkaç katı zemân ister. İnsanların benden şübhe etmemeleri için, türkçeyi bütün incelikleriyle öğrenmem gerekiyordu.

   Benden şübhe ederler diye hiç de râhatsız olmuyordum. Zîrâ, müslimânlar, Peygamberleri olan Muhammed (aleyhisselâm) dan öğrendikleri gibi, müsâmahakâr, açık kalbli ve iyi niyyetlidirler. Onlar bizim gibi, şübhe edici değildirler. Kaldı ki, Türk hükûmeti, o zemân câsûsları yakalıyabilecek teşkîlâta mâlik değildi.

   Çok yorucu bir yolculukdan sonra İstanbula vardım. İsmimin Muhammed olduğunu söyledim ve müslimânların ma’bedi olan câmi’e gitmeğe başladım. Müslimânların disiplinli, temiz ve itâatkâr oluşları çok hoşuma gitdi. Bir ara kendi kendime: (Bu ma’sûm insanlarla neden savaşıyoruz? Mesîh efendimiz, bize bunu mu emr etdi?) dedim. Fekat, ben hemen bu şeytânî[!] düşünceden döndüm ve en güzel bir şeklde, vazîfemi yerine getirmeğe karâr verdim.

   İstanbulda Ahmed efendi isminde yaşlı bir âlim ile tanışdım. Ondaki inceliği, açık kalbliliği, gönül berraklığı ve iyilikseverliği hiçbir din adamımızda görmedim. Bu zât, gece gündüz Muhammed aleyhisselâma benzemeğe çalışırdı. Ona göre, Muhammed (aleyhisselâm) en kâmil, en üstün insandı. Onu her zikr etdiğinde, gözleri yaşlanırdı. Çok şanslıydım ki, bir kerre bile, kim olduğumu, nereli olduğumu sormadı. Bana (Muhammed efendi) diye hitâb ederdi. Sorduğum süâllere cevâb verir, bana şefkat ve merhamet ile muâmele ederdi. Zîrâ, beni Türkiyede çalışmak ve Muhammed aleyhisselâmın halîfesinin gölgesinde yaşamak için İstanbula gelmiş bir misâfir olarak bilirdi. Zâten, bu behâne ile İstanbulda kalıyordum.

   Bir gün Ahmed efendiye: ”Annem ve babam öldü. Kardeşim de yok. Bana mîrâs olarak da hiç birşey kalmamış. Çalışıp kazanmak, Kur’ân-ı kerîmi ve din bilgilerini öğrenmek, ya’nî hem dünyâmı, hem de âhiretimi kazanmak için, İslâm merkezine geldim” dedim. Bu sözlerime çok sevindi ve ”Şu üç sebebden dolayı, sana hurmet göstermek lâzımdır” dedi. Sözlerini aynen yazıyorum:

1- Sen müslimânsın. Bütün müslimânlar kardeşdirler,
2- Sen müsâfirsin. Resûlullah “sallallahü aleyhi ve sellem” buyurdu ki: (Müsâfire ikrâmda bulununuz!),
3- Sen çalışmak istiyorsun, (Çalışan, Allahın dostudur) diye bir hadîs-i şerîf vardır.

   Bu sözler çok hoşuma gitmişdi. Kendi kendime, ”Keşke hıristiyanlıkda da, bu gibi parlak hakîkatler olsaydı. Ne yazık ki, hiçbiri yok” dedim. Fekat hayret etdiğim şey, bu kadar yüce bir din iken, şu mağrûr ve hayâtdan bî-haber ba’zı kimseler elinde, islâmın za’îflemesiydi.

   Ahmed efendiye: ”Kur’ân-ı kerîmi öğrenmek istiyorum” dedim. ”Baş üstüne, sana öğretirim” dedi. Fâtiha sûresinden öğretmeğe başladı. Kur’ân-ı kerîmi okutmağa başlamadan evvel, abdest alır ve bana da aldırırdı. Kıbleye karşı oturup okuturdu. Okuduklarımızın ma’nâlarını da açıklardı. Ba’zı kelimeleri okumakda çok güçlük çekerdim. İki sene içinde, Kur’ân-ı kerîmi başdan sona kadar okudum.

   Müslimânların abdest dedikleri şey, ba’zı uzvları yıkamakdan ibâretdir ki: 1) Yüzü yıkamak, 2) Parmaklardan dirseğe kadar sağ kolu yıkamak, 3) Parmaklardan dirseğe kadar sol kolu yıkamak, 4) Başı, kulakların arkasını ve boynu mesh etmek, 5) Her iki ayağı yıkamak.

   Ben, misvâk kullanmakdan son derece râhatsız olurdum. (Misvâk), müslimânların abdestden önce ağız ve dişlerini temizledikleri bir ağaç dalıdır. Bu ağacın ağıza ve dişlere zararlı olduğunu sanıyordum. Ba’zan ağzımı yaralayıp kanatıyordu. Fekat, yine de kullanmak zorundaydım. Zîrâ, onların yanında misvâk kullanmak Peygamber aleyhisselâmın mühim sünneti idi. Bu ağacın çok fâidesi olduğunu söylüyorlardı. Hakîkaten dahâ sonra, dişlerimin kanaması durdu. İngilizlerin çoğunda bulunan, ağzımdaki fenâ koku hiç kalmadı.

   İstanbulda bulunduğum müddetçe, bir câmi’ hizmetçisinin yanında, biraz para karşılığında yatardım. Hizmetçinin ismi Mervân Efendi idi. Mervân, Muhammed aleyhisselâmın bir sahâbîsinin ismidir. Bu hizmetçi, çok asabî bir adamdı. İsmi ile övünür ve bana, ”Bir oğlun olursa ismini Mervân koy. Çünki Mervân, İslâmın büyük mücâhidlerindendir” derdi.

   Akşam yemeğimi Mervân Efendi hâzırlıyordu. Müslimânların bayramı, Cum’a günü işe gitmiyordum. Haftanın kalan günlerinde, Hâlid isminde bir marangozun yanında, haftalık ücret ile çalışıyordum. Sâdece sabâhdan öğleye kadar çalışdığım için, işçilerine verdiği ücretin yarısını bana veriyordu. Marangoz, boş zemânlarında Hâlid bin Velîdin fazîletlerinden çok bahs ederdi. Hâlid bin Velîd, Muhammed aleyhisselâmın sahâbîlerinden olup, büyük mücâhiddir. Çeşidli İslâmî fethler yapmışdır. Fekat Ömer bin Hattâbın onu azl etmesi, marangozu üzüyordu
   [Hâlid bin Velîdin yerine ta’yîn edilen Ubeyde bin Cerrâh da, zaferleri devâm ettirince, zaferin Hâlid sebebi ile olmayıp, Allahü teâlânın yardımı ile olduğu anlaşıldı.].

   Yanında çalışdığım marangoz Hâlid, ahlâksız ve son derece asabî bir adamdı. Her nedense, bana çok i’timâd ederdi. Belki de, bu i’timâdı, sözünden hiç çıkmadığım içindi. Yalnız iken, islâmiyyete ehemmiyyet vermezdi. Ancak, arkadaşlarının yanında, islâm dîninin emrlerine uyardı. Cum’a nemâzını kılardı, diğerlerini tam bilmiyorum.

   Dükkânda kahvaltı ederdim. İşden sonra, öğle nemâzı için câmi’ye gider ve ikindi nemâzına kadar câmi’de kalırdım. İkindi nemâzından sonra Ahmed efendinin evine gider ve orada iki sâat kalarak, ondan Kur’ân-ı kerîm, arabî ve türkçe lisân dersleri alırdım. Haftalık kazancımı, beni çok güzel okutduğu için, her Cum’a ona verirdim. Hakîkaten, bana Kur’ân-ı kerîmi, İslâm dîninin îcâblarını ve arabî ile türkçe lisânlarının inceliklerini gâyet güzel bir şekilde öğretiyordu.

   Ahmed efendi bekâr olduğumu anlayınca, kızlarından birini bana vermek istedi. Ben ise, onun bu teklîfini red etdim. Fekat, kendisi çok ısrâr ediyor, bana, evlenmenin, Peygamberin sünneti olduğunu, Peygamberin de, (Benim sünnetimden yüz çeviren benden değildir) dediğini söylerdi. Bu olayın, ilişkilerimizin kesilmesine sebeb olabileceğini anlayınca, ona yalandan dedim ki: ”Bende cinsî âcizlik vardır”. Bunu söylemekle, eski dost ve ahbablığın devâm etmesini sağladım.

   İstanbulda iki senem dolunca, Ahmed efendiye, vatanıma dönmek istediğimi söyledim. ”Gitme, niçin gidiyorsun? İstanbulda ne ararsan var. Allahü teâlâ, bu şehre, din ve dünyâyı birlikde vermişdir. Annenin ve babanın vefât etdiğini, kardeşlerinin olmadığını söylemişdin. Öyleyse, İstanbula yerleş” dedi. Ahmed efendi bana çok alışmışdı. Onun için, benden ayrılmak istemiyor ve İstanbula yerleşmem husûsunda çok isrâr ediyordu. Fekat, vatanî vazîfem beni, Londraya dönüp, nezârete, hilâfet merkezi ile alâkalı geniş bir rapor sunup, yeni emrler almak için zorluyordu.

   İstanbulda bulunduğum müddetçe, her ay Müstemlekeler nezâretine müşâhede etdiğim hâdiselerle alâkalı bir rapor gönderdim. Bir kerre raporumda, yanında çalışdığım adam, bana livâta etmek isterse, ne yapayım dedim. Cevâbda bana, ”Bu iş hedefe ulaşmağı kolaylaşdırıyorsa, yapabilirsin” denildi. Bu cevâbı okuyunca, çok kızdım. Sanki dünyâ başıma yıkılmışdı. Evet, bu habîs fi’ilin İngilterede yaygın olduğunu evvelden biliyordum. Fekat, büyüklerimin emr edecekleri hâtırıma gelmezdi. Ne yapayım ki, bardağı son damlasına kadar içmekden başka çârem yokdu. Onun için susdum ve vazîfeme devâm etdim.

   Ahmed efendi ile vedâlaşırken, gözleri yaşardı ve bana: ”Yavrum! Allahü teâlâ yardımcın olsun! Bir dahâ İstanbula gelir ve öldüğümü görürsen, beni hâtırla. Rûhuma bir (Fâtiha) oku! Resûlullahın yanında, mahşer gününde karşılaşacağız” dedi. Gerçekden, ben de çok mahzûn oldum ve gözyaşı dökdüm. Fekat, vazîfem, hislerimden dahâ üstündü.

ARKADAŞIM MÜSLÜMAN OLMUŞ!
Arkadaşlarım benden evvel Londraya dönmüş ve nezâretden yeni emrler almışlardı. Ben de, döndükden sonra, yeni emirler aldım. Fakat, maalesef ancak altı kişi dönebilmişdik.

Kalan dört kişiden biri, sekreterin anlatdığına göre, müslimân olup, Mısırda kalmış.Fekat, sekreter yine de sevinçliydi. Çünki, sır vermemiş diyordu. İkincisi, Rusyaya gidip orada kalmış. Bu, zâten Rus asıllıydı. Sekreter, bunun vatanına gitdiği için değil, belki Rusya hesâbına Müstemlekeler nezâretinde, câsûsluk yapıyordu, vazîfesi bitince gitdi diye, çok üzülüyordu. Üçüncüsü ise, yine sekreterin anlatdığına göre, Bağdâd civârında imare beldesinde vebâ hastalığından ölmüş. Dördüncüsünü, nezâret, Yemenin San’a şehrine kadar ta’kîb etmiş, bir seneye kadar raporları geliyormuş. Fekat, dahâ sonra raporlar kesilip, nâzırlığın bütün gayretlerine rağmen, bir izine tesâdüf edilememişdi. Nâzırlık, bu dört adamın gayb olmasını bir felâket kabûl ediyordu. Zîrâ biz, vazîfeleri büyük, nüfûsu az bir milletiz. Binâenaleyh, her insan için ince bir hesâb yaparız.

Sekreter, ilk birkaç raporumdan sonra, dördümüzün raporlarının tedkîk edilmesi için, bir toplantı yapdı. Arkadaşlarım, vazîfeleriyle alâkalı raporlarını teslîm etdikden sonra, ben de raporumu verdim. Benimkinden ba’zı kısmlarını not etdiler. Nâzır, sekreter ve toplantıya katılanların bir kısmı, çalışmalarımı takdîr etdiler. Fekat, yine de üçüncü sıradaydım. Birinciliği arkadaşım George Belcoude, ikinciliği ise Henry Franse kazanmışdı.

Türkçe ve Arabî lisânları ile Kur’ân-ı kerîm ve ahkâm-ı islâmiyyeyi çok iyi öğrenmişdim. Fekat, nâzırlığa Osmânlı Devletinin za’îf noktalarını gösterecek bir rapor hâzırlamağı başaramamışdım. İki sâat süren toplantıdan sonra, sekreter bu başarısızlığımın sebebini sordu. Ben de, ”Asl vazîfem lisân ile Kur’ân ve islâmiyyeti öğrenmekdi. Bunun hâricindeki işlere fazla vakt ayıramadım. Fekat, bu sefer sizi memnûn edeceğim” dedim. Sekreter, ”Şübhesiz sen muvaffak oluyorsun. Fekat, birinci olmanı isterdim” dedi ve şöyle devâm etdi:

(Ey Hempher, gelecek seferki vazîfen ikidir:

1- Müslimânların za’îf noktaları ile, onların vücûdlarına girip, mafsallarını ayırmamızı sağlıyacak noktaları tesbît etmekdir. Zâten, düşmanı yenmenin yolu da budur.

2- Bu noktaları tesbît edip, dediğimi yapdığın zemân [Ya’nî müslimânların arasını açıp, onları birbirine düşürebildiğin zemân] en başarılı ajan olacak ve nâzırlık madalyasını kazanmış olacaksın.

Londrada altı ay kaldım. Amcamın kızı Maria Shvay ile evlendim. O zemân ben 22, o ise 23 yaşındaydı. Maria Shvay orta zekâlı, normal kültürlü, çok güzel bir kızdı. Hayâtımın en neşeli, mes’ûd zemânını, o günlerde, onunla geçirdim. Hanımım hâmile idi. Yeni misâfirimizi beklediğimiz bir sırada, Irâka gitmem için emr geldi.

Oğlumun dünyâya gelmesini beklerken, bu emrin gelmesi beni üzdü. Fekat, vatanıma verdiğim ehemmiyyet ve arkadaşlarım arasında birinci olup meşhûr olma hevesim, kocalık ve babalık hislerimin üstündeydi. Bunun için, hiç tereddüd etmeden, emri kabûl etdim. Hanımım, işi çocuğun tevellüdüne te’cîl etmemi çok istiyordu. Fekat, sözlerine ehemmiyyet vermedim. Vedâlaşdığımız gün, ikimiz de ağladık. Hanımım, ”Benden mektûblarını kesme! Ben de sana, yeni ve altın gibi kıymetli yuvamızla alâkalı mektûblar yazacağım” dedi. Bu sözleri, kalbimde bir fırtına koparmışdı. Az dahâ seferi ibtâl ediyordum. Fekat, hislerime hâkim olmağı bildim. Onunla vedâlaşdım ve son ta’limâtları almak üzere, nezâret binâsına gitdim.

Altı ay sonra, kendimi Irâkın Basra şehrinde buldum. Bu şehr halkının bir kısmı sünnî, bir kısmı da, şî’î idi. Bir aşîretler beldesi olan Basrada, arab, fars ve biraz da hıristiyan vardı. Hayâtımda ilk def’a, şî’î ve farslarla orada karşılaşdım. Sözü açılmışken, biraz da şî’îlik ve sünnîlikden bahs edeyim:

Şî’îler, ”Muhammed (aleyhisselâm) ın kızı Fâtımanın zevci ve Muhammed aleyhisselâmın amcasının oğlu, Alî bin Ebî Tâlibe tâbi’’ olduklarını söylerler. ”Muhammed (aleyhisselâm), kendisinden sonra, Alîyi ve onun evlâdı olan onbir imâmı halîfe ta’yîn etmişdi” derler.

Kanâatime göre, Alînin, Hasen ve Hüseynin hilâfeti husûsunda şî’îler haklıdırlar. Zîrâ, islâm târîhinden anladığım kadarıyla, Alî, halîfe olabilecek mümtaz ve yüksek sıfatlara sâhib birisiymiş. Muhammed aleyhisselâmın, Hasen ve Hüseyni de halîfe ta’yîn etmesini uzak bulmuyorum. Fekat şübhelendiğim şey, Muhammed (aleyhisselâm) ın, Hüseynin oğlunu ve torunlarından sekizini halîfe ta’yîn etmesidir. Çünki, Muhammed aleyhisselâm öldüğünde, Hüseyn henüz çocukdu. Bunun sekiz torununun olacağını nasıl bilmişdir. Şâyed Muhammed aleyhisselâm gerçekden Peygamber ise, Mesîhin gelecekden haber verdiği gibi, Allahü teâlânın bildirmesiyle geleceği bilmesi mümkindir. Fekat, Muhammed aleyhisselâmın Peygamberliği, biz hıristiyanlarca şübhelidir.

Müslimânlar: ”Muhammed (aleyhisselâm) ın Peygamberliğinin delîli çokdur. Bunlardan biri Kur’ândır” derler. Kur’ânı okudum, hakîkaten çok yüce bir kitâbdır. Hattâ, Tevrâtdan ve İncîlden dahâ yüksekdir. Zîrâ, içinde düsturlar, nizâmlar, ahlâkiyât v.s. vardır.

Muhammed aleyhisselâm gibi, okumamış, yazmamış bir zâtın, böyle yüce bir kitâbı nasıl getirdiğine hayret ediyorum. Çok okumuş, seyâhat etmiş bir adamın dahî sâhib olamadığı ahlâk, zekâ ve bir şahsiyete nasıl mâlik olabilmişdi? Acabâ bunlar, Muhammed aleyhisselâmın Peygamberliğinin delîlleri miydi?

Muhammed (aleyhisselâm)ın Peygamberliği husûsunda hakîkate varabilmek için, dâimâ inceleme ve araşdırma yapıyordum. Bir kerre, merâkımı Londrada papazın birine açdım. Taassub ve inâd ile konuşdu. İknâ edici bir cevâb da vermedi. Türkiyede bir kaç sefer Ahmed efendiye sorduğum hâlde, ondan da, tatmîn edici bir cevâb alamamışdım. Şu da bir gerçek ki, câsûs olduğum belli olur veyâ benden şübhelenirler diye, Ahmed efendiye mes’eleyi açıkca süâl edememişdim.

Ben Muhammed aleyhisselâmı çok takdîr ediyorum. Şübhesiz O, kitâblarda okuduğumuz, Allahın Peygamberlerindendir. Fekat, ben bir hıristiyan olarak, henüz Onun Peygamberliğine îmân etmiş değilim. Şübhesiz O, dâhîlerin çok üstündedir.

Sünnîler ise, ”Müslimânlar, Peygamberin vefâtından sonra, Ebû Bekr, Ömer, Osmân ve Alîyi hilâfete lâyık görmüşlerdir” demekdedirler.

Bu nevi’ ihtilâflar, bütün dinlerde bilhâssa hıristiyanlıkda çokdur. Ömer de, Alî de, vefât etdikleri için, bu münâkaşaların devâmının fâidesi yokdur. Bence, müslimânlar, akıllı iseler, çok eski günleri değil de, bugünü düşünürler

[Hilâfet husûsunda konuşmak ve inanmak, şî’îliğin esâslarındandır. Sünnîlere göre, bu husûsda konuşmak lâzım değildir. Genç ingiliz, din bilgileri ile dünyâ bilgilerini birbirlerine karışdırmakdadır. Müslimânlar, onun dediği gibi, dünyâ bilgilerinde, dâimâ yeniyi, ileriyi bulmuşlar, fende, teknikde, hesâbda, mi’mârîde, tabâbetde, akla ve tecribeye uymuşlar, hep ilerlemişlerdir. Hıristiyanlar ise, fende akla uymağa, ilerlemeğe günâh demişler, din bilgilerini ise, akllarına göre değişdirmişlerdir. Meşhûr İtalyan heyetşinâs Galîle, dünyânın döndüğünü, müslimânlardan öğrenerek, söylediği için, papazlar, onu aforoz etdikleri gibi, hapse de koydular. Dönmüyor diyerek, tevbe edince, papazların elinden kurtuldu. Müslimânlar, din, îmân bilgilerinde, akla değil, yalnız Kur’ân-ı kerîme ve hadîs-i şerîflere uyarlar. Akl ermiyen bu bilgileri, hıristiyanlar gibi, değiştirmezler].

Birgün, müstemlekeler nezâretinde sünnî ve şî’î ihtilâfından söz etdim,”Müslimânlar, hayâtdan bir şey anlasalar, aralarındaki şî’î-sünnî ihtilâfını kaldırır ve birleşirler” dedim. Birisi, hemen sözümü keserek: ”Senin vazîfen bu ihtilâfı körüklemekdir. Müslimânların nasıl birleşeceğini düşünmek değildir” dedi.

Sekreter, Irâk seferine çıkmadan önce, bana, ”Ey Hempher, bil ki, Allah, Hâbil ve Kâbili yaratdığından beri, insanlar arasında tabî’î ihtilâflar vardır. Bu anlaşmazlıklar Mesîh dönünceye kadar devâm edecekdir. Renk, kabîle, arâzî, millî ve dînî ihtilâflar böyledir.
Bu sefer vazîfen, bu ihtilâfları iyice tanımak ve nâzırlığa bilgi vermekdir. Müslimânların arasındaki ihtilâfı şiddetlendirebilirsen, İngiltereye en büyük hizmeti yapmış olacaksın.
Biz İngilizler, refâh ve se’âdet içinde yaşamamız için, bütün dünyâ devletlerinde ve müstemlekelerimizde fitne ve tefrikalar çıkarmak zorundayız. Osmânlı Devletini de ancak böyle fitnelerle yıkabiliriz. Böyle olmazsa, sayıca az bir millet, sayısı çok olan bir millete nasıl hükm edebilir? Bütün gücünle, za’îf noktaları ara bul ve oradan içeriye gir. Bilmiş ol ki, Osmânlı Devleti ve Îrân, za’îf devrelerini yaşıyorlar. Bunun için, senin vazîfen, halkı, idâre edenlere karşı ısyâna sevk etmekdir! Târîh, “Bütün inkılâbların, halkın ayaklanmasından kaynaklandığını göstermişdir”. Müslimânların ittihâdları, muhabbetleri bozulup, kuvvetleri dağılınca, onları râhatça imhâ ederiz”dedi.
Basraya varınca, bir câmi’ye yerleşdim. Câmi’nin imâmı Şeyh Ömer Tâî ismli, arab asllı ve sünnî bir zâtdı. Onunla tanışıp, sohbet etmeğe başladım. Fekat, dahâ konuşmanın başında, benden şübhelenip, beni süâl yağmuruna tutdu. Bu tehlükeli sohbetden kendimi şöyle kurtardım: ”Ben Türkiyenin Iğdır beldesindenim, İstanbuldaki Ahmed efendinin talebesiyim. Hâlid isminde bir marangozun yanında çalışıyordum” dedim ve Türkiye’de bulunduğum müddetçe, edindiğim ma’lûmâtlardan anlatdım. Birkaç cümle de, Türkçe konuşdum. İmâm gözleriyle ordan birisine işâret ederek, benim Türkçeyi doğru konuşup konuşmadığımı sordu. O da, müsbet cevâb verdi. İmâmı iknâ etdiğim için çok sevinmişdim. Fekat, hayâl kırıklığına uğradım. Çünki, birkaç gün sonra, anladım ki, imâm efendi benden şübheleniyor ve benim Türk câsûsu olduğumu zan ediyordu. Dahâ sonra, Sultân tarafından ta’yîn edilen vâlî ile, aralarında ihtilâf ve adâvet olduğunu öğrendim.

Şeyh Ömer efendinin câmi’inden uzaklaşmak zorunda kalınca, orada misâfir ve yabancıların kaldığı bir handa, oda kirâlayıp, oraya taşındım. Hanın sâhibi Mürşid efendi isminde ahmak bir adamdı. Her sabâh râhatımı kaçırır, sabâh ezânı okunur okunmaz, nemâza kaldırmak için gelip, kapımı sert bir şeklde çalardı. Onu dinlemeğe mecbûrdum. Binâenaleyh, ben de kalkar ve sabâh nemâzını kılardım. Sonra bana,”Sabâh nemâzını müteâkib, Kur’ân-ı kerîm okuyacaksın” derdi. Bir def’a, ”Kur’ân-ı kerîmi okumak farz değildir. Ne diye bu kadar ısrâr ediyorsun?” dedim. Cevâben, ”Bu vaktde uyumak, hana ve hanın sâkinlerine fakîrlik ve bedbahtlık getirir” dedi. Onun bu emrini de yerine getirmek mecbûriyyetindeydim. Zîrâ, böyle yapmadığım takdîrde, beni hanından kovacağını söylerdi. Onun için, ezândan hemen sonra, sabâh nemâzını kılar ve her gün, bir sâatden fazla, Kur’ân-ı kerîm okurdum.

Bir gün, Mürşid efendi bana gelerek, ”Sen bu odayı kirâladıkdan sonra, başıma dertler geliyor. Ben bunu, senin uğursuzluğuna atf ediyorum. Zîrâ, sen bekârsın. Bekârlık ise, uğursuzlukdur. Sen yâ evleneceksin, yâhud hanı terk edeceksin” dedi. Ona, ”Evlenebilecek kadar malım yokdur” dedim. Ahmed efendiye söylediğimi ona söyleyemiyordum. Zîrâ Mürşid efendi, doğru söyleyip söylemediğimi öğrenebilmek için, soyup avretimi kontrol edebilecek bir adamdı.

Böyle deyince, Mürşid efendi: ”Ey za’îf îmânlı! Sen Allahın: (Eğer yoksul iseler, Allah onları lutfu ile zenginleşdirir)[Nûr sûresi, âyet: 32] meâlindeki âyetini okumadın mı?” dedi. Şaşırıp kaldım. Sonunda, ”Evet ben evleneceğim. Fekat gerekli olan parayı te’mîn etmeğe hâzır mısın? Veyâ masrafsız bir kız bulabilir misin?” dedim.
Mürşid efendi, biraz düşündükden sonra, ”Ben anlamam! Receb ayının başına kadar yâ evleneceksin, yâhud handan çıkacaksın” dedi. Receb ayının başına da yirmibeş gün kalmışdı.

Bu münâsebet ile, islâmî ayları zikr edeyim; Muharrem, Safer, Rebî’ulevvel, Rebî’ulâhir, Cemâziyülevvel, Cemâziyülâhir, Receb, Şa’bân, Ramezân, Şevvâl, Zilka’de ve Zilhicce. Onların ayları otuz günü geçmediği gibi, yirmidokuz günden de aşağı olamaz. Ve ay hesâbına dayanır. (İngiliz casus hicri ayları ezberlemiş ya siz…)

Bir marangozun yanında iş bulup, Mürşid efendinin hanından çıkdım. Yemeğim ile yatmam, iş sâhibinin üzerinde olmak üzere, çok az bir ücret ile anlaşdık. Receb ayı dahâ gelmeden eşyâlarımı marangozun dükkânına taşıdım. Marangoz, Abdürrızâ isminde, Horasanlı bir şî’î olup, merd bir adamdı. Bana oğlu gibi davranıyordu. Onun yanında bulunma fırsatını değerlendirip, fârisî öğrenmeğe başladım. Her gün ikindi vakti, Îrânlı şî’îler, onun yanında toplanır, siyâsetden iktisâda kadar, her mevzû’da, konuşurlardı. Hem kendi hükûmetlerine, hem de İstanbuldaki Halîfeye çokça dil uzatırlardı. Yabancı bir adam geldiğinde, hemen sözü değişdirip, şahsî mes’elelerini konuşmaya başlarlardı.

Bana çok i’timâd ediyorlardı. Sonradan anladım ki, Türkçe bildiğim için, beni Âzerbaycan halkından zan ediyorlarmış.

Bizim marangoz dükkânına bir delikanlı arada bir uğrardı. İlm talebesi kıyâfetinde ve arabî, fârisî, türkçe biliyordu. İsmi (Muhammed bin Abdülvehhâb Necdî)-Bu ismi unutmayın- idi.
Bu delikanlı, son derece yüksekden konuşan ve gâyet asabî biriydi. Osmânlı hükûmetini çok şetm etdiği hâlde, Îrân hükûmetinin aleyhine konuşmazdı. Onun dükkân sâhibi Abdürrızâ ile dostluğunun sebebi, ikisi de İstanbuldaki Halîfeye muhâlif idiler. Fekat, sünnî olan bu delikanlı, fârisîyi nasıl biliyor ve şî’î olan Abdürrızâ ile nasıl arkadaşlık edebiliyordu? Bu şehrde sünnîler, şî’îler ile görüşür ve kardeş gibi görünürlerdi. Bu şehrin sâkinlerinin çoğu hem arabî, hem de fârisî biliyorlardı. Türkçe bilenler dahî çokdu.

Necdli Muhammed, zâhiren sünnî idi. Sünnîlerin çoğu, şî’îlerin aleyhinde konuşmalarına ve hattâ bir kısmı, şî’îleri tekfîr etmelerine rağmen, o hiç şî’îleri rencîde etmezdi. Necdli Muhammed, sünnîlerin dört mezhebinden birine tâbi’ olmağı îcâb etdiren, herhangi bir sebeb görmüyordu ve ”Allahın kitâbında, bu mezhebler hakkında hiçbir delîl yokdur” diyordu. Bu husûsdaki âyet-i kerîmelerden tegâfül ediyor ve hadîs-i şerîflere ehemmiyyet vermiyordu.

Dört mezheb mes’elesine gelince: Sünnîler arasından, Peygamberleri olan Muhammed (aleyhisselâm)ın ölümünden bir asr sonra, şu dört âlim zuhûr etdi: Ebû Hanîfe, Ahmed bin Hanbel, Mâlik bin Enes, Muhammed bin İdris Eş Şâfi’î. Ba’zı Halîfeler de, sünnîleri bu dört âlimden birini taklîd etmeğe zorladı. Bu dört âlimden başka hiç kimse, Kur’ân-ı kerîmde ve sünnetde ictihâd edemez, ya’nî ahkâm çıkaramaz dediler. Bu hareket, müslimânların ilm ve anlayış kapılarının kapanmasına sebeb olmuşdur. İslâmın duraklamasına, bu ictihâd yasağı sebeb gösteriliyor.

Şî’îler, mezheblerini yaymak için, bu yanlış sözlerden istifâde etmişlerdir. Şî’îler, Sünnîlerin onda biri kadar yok idi. Şimdi çoğalmış ve sünnîler kadar olmuşlardır. Bunun böyle olması tabî’îdir. Zîrâ ictihâd bir silâha benzer, İslâm fıkhını, ya’nî ahkâm bilgilerini gelişdirir, Kur’ân-ı kerîm ve sünnet anlayışını yeniler. İctihâd yasağı da, çürümüş silâh gibidir. Ahkâmı belirli bir çerçevede bırakır. Bu ise, anlayış kapısını kapayıp, zemânın ihtiyâclarına kulak tıkamakdır. Senin silâhın çürük, düşmanınki mükemmel ise, er geç bir gün, o düşmana mağlûb olmağa mahkûmsun. Zan ediyorum ki, yakın bir gelecekde, ehl-i sünnetin akllıları ictihâd kapısını açacaklardır. Bu işi yapmadıkları takdîrde, birkaç asr sonra, onlar azınlık, şî’îler ise ekseriyyet olacaklardır
[Nasslarda, ya’nî âyet-i kerîmelerde ve hadîs-i şerîflerde açık bildirilmemiş, kapalı bildirilmiş olan ahkâmı anlıyabilen derin âlimlere (Müctehid) denir. Hicretden dörtyüz sene sonra, bu şartlara mâlik olan âlim yetişmedi. İslâm düşmanları, zındıklar, (ictihâd yapıyoruz) diyerek, islâmiyyeti içerden yıkmağa kalkışdılar. Hâlbuki, müctehidler, kıyâmete kadar zuhûr edecek, her dürlü hâdisenin ahkâmını nasslardan çıkarmış, hepsi Ehl-i sünnet kitâblarına yazılmışdır.]

[Ehl-i sünnetin dört mezhebinin îmânları, i’tikâdları, inandıkları şeyler, birbirlerinin aynıdır. Aralarında hiç fark yokdur. Ayrılıkları yalnız ibâdetlerdedir. Bu da, müslimânlara bir kolaylıkdır. Şî’îler ise, îmânda oniki fırkaya ayrılmışlar, çürük silâh olmuşlardır. Bunlar, (Milel ve Nihal) kitâbında uzun yazılıdır.]

Kendini beğenmiş Necdli genç Muhammed,(Muhammed bin Abdülvehhâb Necdî) Kur’ânı ve sünneti anlama husûsunda, nefsine uyardı. Sâdece kendi zemânındaki âlimlerin ve dört mezheb imâmının görüşlerini değil, Ebû Bekr, Ömer gibi sahâbe büyüklerinin de görüşlerini hiçe sayardı. Kur’ânın bir âyetini onlara muhâlif zan etdiği zemân: Peygamber: ”Ben size Kur’ânı ve sünneti bırakdım” demişdir. ”Ben size Kur’ânı, sünneti ve sahâbe ve mezheb âlimlerini bırakdım” dememişdir, derdi.
[Necdli Muhammed, bu sözü ile, Eshâb-ı kirâma tâbi’ olmağı emr eden, hadîs-i şerîfleri inkâr etmekdedir.]. Binâenaleyh, herkese farz olan, mezheb görüşlerine, sahâbe ve âlimlerin söylediklerine ne kadar muhâlif de olsa, Kur’âna ve sünnete tâbi’ olmakdır[Şimdi, bütün islâm memleketlerinde, câhil ve hâin kimseler, din adamı şekline girerek, Ehl-i sünnet âlimlerine saldırıyorlar. Sü’ûdî Arabistândan aldıkları bol para karşılığında, vehhâbîliği medh ediyorlar. Hepsi, her yerde, Necdli Muhammedin yukarıdaki sözünü silâh olarak kullanıyorlar. Hâlbuki, Eshâb-ı kirâmın ve Ehl-i sünnet âlimlerinin, dört imâmın hiçbir sözü Kur’ân-ı kerîme ve hadîs-i şerîflere muhâlif değildir. Bunlara hiçbir ilâve yapmamışlar, bunları açıklamışlardır. Vehhâbîler, ingilizler gibi, yalanlarla, müslimânları aldatıyorlar.]

Abdürrızânın evindeki yemek sohbetinde, Necdli Muhammed ile, yine orada müsâfir olan Kumlu Şeyh Cevâd isminde, bir şî’î âlim arasında şöyle bir münâkaşa geçdi:

Şeyh Cevâd
—Alînin müctehid olduğunu kabûl etdiğin hâlde, niye şî’îler gibi ona tâbi’ olmuyorsun?

Necdli Muhammed
—Zîrâ Alî de, Ömer ve başka sahâbîler gibidir. Sözü huccet olamaz, ancak Kur’ân ve sünnet huccet olur. [Hâlbuki, Eshâb-ı kirâmın hepsinin sözleri huccetdir. Peygamberimiz, onlardan herhangi birine tâbi’ olmamızı emr etdi[Muhammed aleyhisselâmın o güzel, mübârek yüzünü gören müslimâna (Sahâbî) denir. Birkaçına (Sahâbe) veyâ (Eshâb) denir..]

Şeyh Cevâd
—Peygamberimiz, ”Ben ilmin şehri, Alî de kapısıdır” dediğine göre, Alî ile diğer sahâbîlerin arasında bir fark olması lâzım gelmez mi?

Necdli Muhammed
—Alînin sözü huccet olsaydı, Peygamber, ”Ben size Kur’ân, sünnet ve Alîyi bıraktım” demez miydi?

Şeyh Cevâd
—Evet öyle demiş sayılır. Zîrâ, bir hadîs-i şerîfde, ”Allahın kitâbını ve Ehl-i beyti bırakıyorum” demişdir. Alî ise, Ehl-i beytin en büyüğüdür.

Necdli Muhammed, Peygamberin böyle söylediğini inkâr etdi.Şeyh Cevâd da, Necdli Muhammedi, iknâ’ edici delîllerle susdurdu.Fekat Necdli Muhammed, i’tirâz ederek: ”Siz Peygamberin, (Ben size Allahın kitâbını ve ehl-i beytimi bırakıyorum) dediğini iddiâ ediyorsunuz. Peki, Resûlullahın sünneti nerde kaldı?” dedi.

Şeyh Cevâd
—Resûlullahın sünneti, Kur’ânın îzâhıdır. Resûlullah, (Allahın kitâbını ve ehl-i beytimi bırakıyorum) demişdir. Allahın kitâbından, onun îzâhı olan sünneti de kasd edilmişdir.

Necdli Muhammed
—Ehl-i beytin sözleri Kur’ânın îzâhı olduğuna göre, hadîslerle îzâha ne lüzûm olabilir?

Şeyh Cevâd
—Hazret-i Peygamber vefât etdiği zemân, Onun ümmeti, zemânının ihtiyâclarına cevâb verecek bir Kur’ân tefsîrine, ihtiyâc duydular. İşte bundan dolayıdır ki, hazret-i Peygamber ümmetine, asl olan Kur’âna ve yeni zemânın ihtiyâclarına cevâb verecek, Kur’ânı tefsîr eden Ehl-i beytine tâbi’ olmağı emr etmişdir.

Bu münâkaşa çok hoşuma gitdi. Necdli Muhammed, yaşlı Şeyh Cevâd karşısında, avcının elindeki serçe gibi, hareket edemez oldu.Aradığımı Necdli Muhammedde bulmuşdum. Zîrâ, onun muâsırı âlimlere saygısızlığı, dört Halîfeye dahî ehemmiyyet vermeyişi, Kur’ânı ve sünneti anlama husûsunda müstakil bir görüşe sâhib oluşu, onu avlayıp elde etmek için, en za’îf noktalarındandı.
Bu mağrûr genç nerede, o Türkiyede yanında okuduğum Ahmed efendi nerede! O âlim, selefleri gibi, dağa benziyordu. Hiç bir güç, onu yerinden oynatamazdı. Ebû Hanîfenin ismini zikr etmek istediği zemân, kalkar abdest alırdı. (Buhârî) nâmındaki hadîs kitâbını eline almak istediği zemân, yine abdest alırdı. Sünnîler, bu kitâba son derece i’timâd ederler.

Necdli Muhammed ise, Ebû Hanîfeyi çok hafîfe alırdı ve ”Ben Ebû Hanîfeden dahâ iyi biliyorum” derdi.
[Şimdi ba’zı câhil mezhebsizler de, böyle söylemekdedirler..] Ayrıca (Buhârî) kitâbının yarısının bâtıl olduğunu iddiâ ederdi. [Bu hâli, hadîs ilminden hiç haberi olmadığını göstermekdedir.]

Ben, Necdli Muhammed bin Abdülvehhâb ile çok yakın bir arkadaşlık kurdum. Dâimâ onu övüyordum. Bir gün ona: ”Sen Ömer ve Alîden dahâ büyüksün. Peygamber şimdi hayâtda olsaydı, onları değil seni kendine halîfe ta’yîn ederdi. Ben, İslâmın senin elin üzerinde yenilenmesini ve yükselmesini umuyorum. İslâmı cihâna yayacak yegâne [biricik] âlim sensin” dedim.

Abdülvehhâb oğlu Muhammed ile Kur’ânı, sahâbenin, mezheb imâmlarının ve müfessirlerin tefsîrlerine muhâlif bir şekilde, temâmen kendi fikrlerimize göre tefsîr etmeği kararlaşdırdık. Kur’ânı okuyor ve ba’zı âyetler üzerinde konuşuyorduk. Bundan maksadım, Muhammedi tuzağa düşürmek idi. Zâten o da, kendini inkılâbcı olarak göstermek ve dahâ fazla i’timâdımı kazanmak için, görüş ve fikrlerimi memnûniyyet ile karşılardı.

Bir kerre, ”Cihâd farz değildir” dedim.O da:Allah, (Kâfirler ile harb edin) [Tevbe sûresi, âyet: 73] buyurduğu hâlde, nasıl farz olmasın? dedi.

— Ben, ”öyleyse Allah (Kâfirler ile ve münâfıklar ile cihâd et) [Tevbe sûresi, âyet: 73] buyurduğu hâlde, niye Peygamber münâfıklarla cihâd etmedi, dedim.

[Hâlbuki, kâfirlerle yirmiyedi kerre cihâd yapdığı (Mevâhibü ledünniyye)de yazılıdır. Kılınçları İstanbulda, müzede teşhîr edilmekdedir. Münâfıklar müslimân görünürlerdi. Gündüzleri Mescid-i nebevîde Resûlullah ile nemâz kılarlardı. Resûlullah “sallallahü aleyhi ve sellem” onları bilirdi. Fekat hiç birine, sen münâfıksın demedi. Harb edip, onları öldürseydi, (Muhammed aleyhisselâm kendine îmân edenleri öldürdü) denilirdi. Bunun için münâfıklarla (söz) ile cihâd yapdı. Çünki, farz olan cihâd, beden ile, mal ile ve söz ile yapılır. Yukarıdaki âyet-i kerîme, kâfirlerle ve münâfıklarla cihâd yapılmasını emr ediyor. Bu cihâdın, nasıl yapılacağı açıklanmıyor. Peygamberimiz “sallallahü aleyhi ve sellem”, kâfirlerle cihâdı, harb ederek, münâfıklarla cihâdı, va’z ve nasîhat ederek yapdı.]

— O, ”Peygamber dili ile onlarla cihâd etmişdir” dedi.
— Ben, ”Farz olan cihâd, dil ile olanı mıdır?” dedim.
— O, ”Resûlullah, kâfirlerle muhârebe etmişdir” dedi.
— Ben, ‘‘Peygamber, kâfirlerle, kendini müdâfe’a için cihâd etdi. Zîrâ kâfirler Onu öldürmek istiyorlardı” dedim.
Evet ma’nâsında, başını salladı.
— Bir kerre, ona ”(müt’a) nikâhı câizdir” dedim.
— O, ”câiz değildir” dedi.
— Ben, ”Allah, (Onlardan fâidelendiğinize mukâbil, karârlaşdırılmış olan mehrlerini verin) [Nisâ sûresi, âyet: 24], buyuruyor” dedim.

[Müt’a nikâhı, şimdiki metres hayâtına benzemekdedir. Şî’îler, buna câiz diyor.]

— O, ”Ömer, Peygamber zemânında mevcûd olan iki müt’ayı yasak etdi ve onu yapanı cezâlandıracağını bildirdi” dedi.

— Ben, ”Sen hem, Ömerden dahâ iyi biliyorum diyor, hem de ona tâbi’ oluyorsun. Kaldı ki Ömer, Peygamber halâl ediyordu, ben yasaklıyorum demişdir” Sen niye Kur’ân ile Peygamberin sözünü bırakıp, Ömerin sözünü tutuyorsun” dedim.

[Ömer “radıyallahü anh” böyle söylemedi. İngiliz câsûsu, bütün hıristiyanlar gibi, hazret-i Ömere düşman olduğundan, bu sözü ile de saldırmışdır. (Hucec-i kat’ıyye)de diyor ki, (Ömer “radıyallahü anh”, Müt’a nikâhını Resûlullahın yasak etdiğini, Onun yasakladığı şeyi yapdırmıyacağını söyledi. Eshâb-ı kirâmın hepsi, halîfenin bu sözünü destekledi. Aralarında hazret-i Alî de vardı)..]

O cevâb vermedi. Anladım ki, iknâ oldu.

O an, Necdli Muhammedin canının kadın istediğini biliyordum, kendisi bekâr idi. Ona, ”Gel Müt’a nikâhı ile birer kadın alalım. Onlarla eğleniriz” dedim. Başını sallayarak kabûl etdi. Bu fırsatı büyük bir ganîmet bildim ve ona eğlencelik bir kadın bulmağa söz verdim. Benim gâyem, onun insanlardan olan korkusunu kırmakdı. Fekat o, bu işin aramızda sır olarak kalmasını ve ismini dahî kadına söylemememi şart koşdu. Alelacele, orada müslimân gençleri ifsâd etmek için, Müstemlekeler nâzırlığı tarafından gönderilen, hırıstiyan kadınların yanına gitdim. Onlardan birine mes’eleyi anlatdım. Kabûl edince, ona Safiyye ismini verdim. Necdli Muhammedi onun evine götürdüm. Evde sâdece Safiyye vardı. Necdli Muhammed için bir haftalık nikâh akdini yapdık. O da kadına (Mehr) olarak biraz altın verdi. Ben dışardan, Safiyye içerden, Necdli Muhammedi aldatmağa başladık.

Safiyye, Necdli Muhammedi iyice eline aldı. Zâten, o da, ictihâd ve fikr hürriyyeti behânesi ile, Şerî’atın emrlerine karşı gelmenin nefsânî tadını duymuşdu.

Müt’a nikâhının üçüncü gününde, içkinin harâm olmadığına dâir uzun uzadıya onunla münâkaşa etdim. O ne kadar harâm olduğuna dâir âyet ve hadîs getirdiyse, hepsini ibtâl etdim ve en son, Yezîd, Emevî ve Abbâsî halîfelerinin içki içdiği bir gerçekdir. Hepsi dalâletde de, sen mi doğru yoldasın? Şübhesiz onlar, senden dahâ iyi Kur’ânı ve sünneti bilirlerdi. Kur’ân ve sünnetden, içkinin harâm değil de mekrûh olduğunu anlamışlardır. Yehûdî ve Hıristiyanların kitâblarında da, içkinin mubâh olduğu yazılıdır. Bütün dinler Allahın emrleridir. Hattâ rivâyete göre, Ömer, (Siz hepiniz vazgeçdiniz değil mi?) [Mâide sûresi, âyet: 91] âyeti nâzil oluncaya kadar, içki içmişdir. Şâyed harâm olsaydı, Peygamber onu cezâlandırırdı. Peygamber onu cezâlandırmadığına göre, içki halâldir” dedim.
[Hâlbuki Ömer “radıyallahü anh”, harâm edilmeden evvel içerdi. Harâm edilince, aslâ içmedi. Emevî ve Abbâsî halîfelerinden ba’zılarının alkollü içki içmesi, alkollü içkinin mekrûh olduğunu göstermez. Kendilerinin fâsık olduklarını, harâm işlediklerini gösterir. Çünki, câsûsun söylediği âyet-i kerîme ve diğer âyet-i kerîmeler ve hadîs-i şerîfler, alkollü içkinin harâm olduğunu bildirmekdedir. (Riyâdun-nâsıhîn)de diyor ki, (Başlangıcda şerâb içmek câiz idi. Hazret-i Ömer, Sa’d ibni Vakkas, sahâbînin bir kısmı içerlerdi. Sonra, Bekara sûresinin 219. cu âyeti inerek, günâhının çok olduğu bildirildi. Dahâ sonra, Nisâ sûresinin 42. ci âyeti gelerek, (Serhoş iken nemâza yaklaşmayınız!) buyuruldu. Nihâyet, Mâide sûresinin 93. cü âyeti gelerek, şerâb harâm oldu. Hadîs-i şerîfde, (Çoğu serhoş edenin, azı da harâmdır) ve (Şerâb günâhların en büyüğüdür) ve (Şerâb içen ile arkadaşlık etmeyiniz! Cenâzesine gitmeyiniz! Ondan kız alıp vermeyiniz!) ve (Şerâb içmek, puta tapmak gibidir) ve (Şerâb içene, satana, yapana, verene, Allahü teâlâ la’net etsin) buyuruldu.)]

Necdli Muhammed: ”Ba’zı rivâyetlere göre, Ömer içkiyi su ile karışdırarak içiyormuş ve serhoş etmez ise, harâm değildir, diyormuş. Ömerin görüşü doğrudur, çünki, Kur’ânda deniliyor ki, (Şeytân, içki ve kumar ile aranıza adâvet ve buğz sokmak ve Allahın zikrinden ve nemâzdan alıkoymak ister. Artık bunlardan vazgeçersiniz değil mi?) [Mâide sûresi, âyet: 91.] İçki sarhoş etmediği zemân, âyetde bildirilen günâhlara sebebiyyet vermez. Binâenaleyh, içki sarhoş etmediği zemân, harâm değildir” dedi.

[Hâlbuki Peygamberimiz, (Çok içince serhoş edenin, serhoş etmeyen az mikdârını içmek de, harâmdır) buyurdu.]

Aramızda geçen bu içki ile alâkalı münâkaşayı Safiyyeye bildirdim ve ona çok kuvvetli bir içki içirmesini tenbîh etdim. Sonra, dedi ki: ”Senin dediğini yapdım, içkiyi içirdim, oynadı ve o gece bir kaç sefer benimle berâber oldu.” İşte böylece, Safiyye ile birlikde, Necdli Muhammedi iyice ele geçirdik. Müstemlekeler nâzırı ile vedâlaşdığım zemân bana: ”Biz İspanyayı kâfirlerden [Müslimânları kasdediyor] içki ve zinâ ile aldık. Yine bu iki büyük kuvvet ile, diğer bütün topraklarımızı da geri alalım”, demişdi. Bu sözünde ne kadar haklı olduğunu şimdi anlıyorum.

Bir gün Necdli Muhammede oruc mes’elesini açdım: ”Kur’ânda, (Oruc tutmanız, sizin için dahâ hayrlıdır) [Bekara sûresi, âyet: 184] deniliyor. Farz olduğu söylenmiyor. Öyleyse, oruc islâm dîninde sünnetdir, farz değildir” dedim. Bu teklifime i’tirâz edip, ”Beni dînimden mi çıkarmak istiyorsun?” dedi. Ben de, ona: ”Din, kalbin temizliği, rûhun selâmeti ve başkasının hakkına tecâvüz etmemekdir. Peygamber, (Din sevgidir) dememiş mi? Allah da, Kur’ân-ı kerîmde, (Sana yakîn hâsıl oluncaya kadar Rabbine ibâdet et!) [Hicr sûresi, âyet: 99], buyurmamış mı? [Bütün islâm kitâbları diyor ki, burada (Yakîn) ölüm demekdir. Bu âyet-i kerîme, (Ölünciye kadar ibâdet et!) demekdir.] Öyle ise, insana, Allah ile kıyâmet günü hakkında yakîn hâsıl olup, kalbi iyi, ameli de temiz olduğu zemân, insanların en fazîletlisi olur” dedim. Bu sözlerime mukâbil, ”Hayır, doğru değildir” ma’nâsında, başını salladı.

Bir kerre ona dedim ki: ”Nemâz farz değildir” dedim. ”Nasıl farz değildir?” dedi. Cevâben, ”Allah Kur’ânda, (Beni anmak için nemâz kıl) [Tâhâ sûresi, âyet: 14], buyuruyor. Öyle ise, nemâzdan maksad, Allahı anmakdır. Binâenaleyh nemâz kılmak yerine, Allahı anabilirsin” dedim.

O da, (Evet ba’zı kimseler, nemâz vaktlerinde nemâz yerine Allahı zikr ediyorlarmış) dedi.
[Peygamberimiz (Nemâz dînin direğidir. Nemâz kılan dînîni yapmış olur. Kılmıyan, dînini yıkmış olur) ve (Nemâzı, benim kıldığım gibi kılınız!) buyurdu. Nemâzı bu şeklde kılmamak büyük günâhdır. Kalbin temiz olmasına alâmet, nemâzı doğru kılmakdır.]
Ben de, onun bu sözüne çok sevinmişdim. Bu fikri ileri götürmeğe çok çalışdım ve onun kalbini ele geçirdim. Sonra bakdım ki, nemâza ehemmiyyet vermiyor. Ba’zen kılıp, ba’zen kılmıyor. Bilhâssa sabâh nemâzlarını çok kaçırıyordu. Zîrâ, gece ortasına kadar onunla konuşarak, uyumasına mâni’ oluyordum. Sabâhları da, hâlsiz olduğu için, nemâza kalkamıyordu.

Necdli Muhammed’in omuzundan îmân libâsını yavaş yavaş indirmeğe başladım. Bir gün, Peygamber hakkında da onunla münâkaşa etmek istedim. ”Bundan sonra, bu mevzû’larda, benimle konuşursan, aramız açılır ve seninle alâkamı keserim” dedi. Bunun üzerine, bütün muvaffakıyyetimin bir anda zâil olacağı korkusundan, Peygamber hakkında konuşmakdan vazgeçdim.

Sünnîlik ve şî’îliğin hâricinde, kendisine bir yol tutmasını telkîn etdim. O da, bu fikrime ehemmiyyet veriyordu. Zîrâ mağrûr birisiydi. Onun yularını Safiyye sâyesinde, ele geçirdim. Bir kerre de, ”Peygamber eshâbını birbirine kardeş yapmış, doğru mu?” dedim. ”Evet”, dedi. Bunun üzerine, ”İslâmın ahkâmı geçici mi, devâmlı mı?” dedim. ”Devâmlıdır. Zîrâ Peygamber Muhammedin halâlı kıyâmet gününe kadar halâl, harâmı da kıyâmet gününe kadar harâmdır” dedi. Ben de ”Öyleyse gel seninle kardeş olalım” dedim ve onunla kardeş olduk.

O günden sonra, ondan hiç ayrılmadım. Sefere çıkdığında dahî berâberdik. Kendisine çok ehemmiyyet verirdim. Zîrâ, gençliğimin en kıymetli günlerini vererek ekdiğim ağaç, meyvesini vermeğe başlamışdı.

Londraya, Müstemlekeler nâzırlığına her ay bir rapor gönderirdim. Gelen cevâblar çok cesâret verici ve teşvîk edici idi. Necdli Muhammed, kendisine çizdiğim yolda yürüyordu. Benim vazîfem ona, istiklâl, hürriyyet ve şübheciliği aşılamakdı. İstikbâlinin çok parlak olacağını söyler ve onu çok överdim.

Bir gün, şöyle bir rü’yâ uydurdum: ”Dün gece Peygamberimizi rü’yâda gördüm. Hocalardan duyduğum sıfatlarını da söyledim. Bir kürsîde oturuyordu. Etrâfında, hiç tanımadığım âlimler vardı. Siz girdiniz. Yüzünüz nûr gibi parlıyordu. Peygamberin yanına vardığınızda, Peygamber yerinden kalkdı ve her iki gözünüzün arasını öpdü. Ve sen benim adaşım, ilmimin vârisisin, din ve dünyâ işlerinde, benim vekîlimsin dedi. Sen dedin ki, Yâ Resûlallah! Ben ilmimi insanlara açıklamakdan korkuyorum? Peygamber cevâben, sen en büyüksen, hiç korkma dedi.”

Muhammed bin Abdülvehhâb (Necdli Muhammed), rü’yâyı duydukdan sonra, sevincinden uçuyordu. Bir kaç def’a doğru söyleyip söylemediğimi sordu. Ben de, her seferinde, yemîn ederek, doğrudur dedim. O da, doğru söylediğime emîn oldu. Zan ediyorum ki, o günden sonra, aşıladıklarımı açıklamağa, yeni bir mezheb kurmağa karâr verdi.

[İstanbul (Dâr-ül-fünûn)unda (Akâid-i islâmiyye) müderrisi iken, 1354 [m. 1936] senesinde vefât eden Bağdâdlı Cemîl Sıdkı Zehâvî efendinin (El-fecr-üs-sâdık) kitâbı 1323 [m. 1905]de Mısrda basılmış, İstanbulda Hakîkat Kitâbevi tarafından ofset ile tekrâr basılmışdır. Bu kitâbda diyor ki, (Vehhâbî fırkasının bozuk fikrlerini, Muhammed bin Abdülvehhâb, 1143 [m. 1730] senesinde Necdde izhâr eyledi. Kendisi 1111 [m. 1699] de tevellüd, 1207 [m. 1792] de vefât etdi. Der’iyye emîri Muhammed bin Sü’ûd tarafından, çok müslimân kanı dökülerek, yayıldı.
Vehhâbîler, kendilerinden olmıyan müslimânlara müşrik dediler. Hepsinin tekrâr hac yapmaları lâzımdır, altıyüz seneden beri, bütün dedeleri gibi, bunlar da kâfirdir, dediler. Vehhâbî dînini kabûl etmiyenleri öldürdüler. Mallarını ganîmet olarak yağma etdiler. Muhammed aleyhisselâma çirkin şeyler söylediler. Fıkh, tefsîr ve hadîs kitâblarını yakdılar. Kur’ân-ı kerîmi, kendi düşüncelerine göre yanlış tefsîr etdiler. Müslimânları aldatmak için, Hanbelî mezhebinde olduklarını söylediler. Hâlbuki, Hanbelî âlimlerinden çoğu da, bunları red eden, bozuk olduklarını bildiren kitâblar yazdılar. Harâmlara halâl dedikleri ve Peygamberleri, Evliyâyı tenkîs etdikleri için kâfir olmakdadırlar.

Vehhâbî dîninin esâsı ondur:
1- Allah maddî bir varlıkdır. Eli, yüzü ve ciheti vardır, diyorlar. [Bu akîdeleri, hıristiyanların (Baba, oğul, put) inanışlarına benzemekdedir.]
2- Kur’ân-ı kerîme, kendi anladıkları gibi ma’nâ vermekdedirler.
3- Eshâb-ı kirâmın bildirdiği şeyleri inkâr etmekdedirler.
4- Âlimlerin bildirdiklerini inkâr etmekdedirler.
5- Dört mezhebden birini taklîd eden kâfir olur, diyorlar.
6- Vehhâbî olmıyanlar kâfirdir, diyorlar
7- Peygamberi, Evliyâyı vesîle yaparak düâ eden, kâfir olur, diyorlar.
8- Peygamberin ve Evliyânın mezârlarını ziyâret etmek harâmdır diyorlar.
9- Allahdan başkası ile yemîn eden müşrik olur, diyorlar.
10- Allahdan başkası için nezr yapan ve Evliyânın kabrleri yanında hayvan kesen müşrik olur diyorlar. Bu kitâbımda, bu on akîdenin bozuk oldukları, vesîkalarla isbât edilecekdir.) Dikkat edilirse, Vehhâbî dîninin bu on esâsı, Hempherin, Necdli Muhammede telkîn etdiği din bilgileridir.

İngilizler, hıristiyanlık propagandası yapmak için, Hempherin i’tirâflarını neşr etmişler. Müslimân yavrularını aldatmak için, islâm bilgilerini yalan ve yanlış yazmışlardır. Bu yalan ve iftirâları tashîh ederek, gençlerimizi bu İngiliz hîlesinden, tuzağından kurtarmak maksadı ile, bu kitâbı biz de neşr ediyoruz.]

Necdli Muhammed ile çok samîmî olduğumuz bu günlerde, şî’îlerin en çok sevdiği, aynı zemânda onların ilm ve rûhâniyyet merkezi (Kerbelâ) ve (Necef) şehrlerine gitmek için Londradan emr geldi. Necdli Muhammed ile görüşmemize son vermeğe, Basradan ayrılmağa mecbûr oldum. Fekat, bu câhil ve ahlâkı bozulan adamın, ileride yeni bir fırka kuracağına ve islâmiyyetin içerden yıkılmasına sebeb olacağına ve bu fırkanın bozuk inanclarını hâzırlamış olduğuma sevinerek, Basradan ayrıldım.

Sünnîlerin dördüncü, şî’îlerin ise, birinci halîfesi olan Alî Necefde defn edilmişdir. Necefe bir fersah, ya’nî yürüyerek bir sâat uzaklıkdaki (Kûfe) şehri, Alînin hilâfet merkezi idi. Alî öldürülünce, oğulları Hasen ve Hüseyn, onu Kûfenin hâricinde ve şu anda Necef denilen yerde defn etdiler. Sonra, Necef inkişâf etmeğe, Kûfe ise yıkılmağa başladı. Şî’î din adamları Necefde toplandı. Evler, çarşılar, medreseler yapıldı.

İstanbuldaki Halîfe, bunlara ihsânda bulunuyordu. Çünki:

1- Îrândaki şî’î hükûmet, Necefdeki şî’îleri destekliyordu. Halîfe, onların işlerine karışsaydı, her iki hükûmet arasındaki münâsebetler gerginleşir, hattâ harb dahî vâkı’ olabilirdi.

2- Necef havâlîsinde şî’îleri destekleyen bir çok silâhlı aşîret vardı. Silâhları ve teşkilâtları pek ehemmiyyetli olmamakla berâber, halîfe, o aşîretlerle harbe girebilirdi.

3- Necefdeki şî’îler, Hindistân, Afrika ve bütün dünyâdaki şî’îlerin merci’leri idi. Halîfe, bunlara dokunduğu zemân, bütün şî’îler galeyâna gelirdi.

Peygamberin torunu, ya’nî kızı Fâtımanın oğlu Hüseyn bin Alî, Kerbelâda şehîd edilmişdir. Irâk ehli, Hüseyni Medîneden kendilerine halîfe seçmek için çağırdılar. O ve âilesi Kerbelâ toprağına vardıklarında Irâk ehli caydılar. Şâmda oturan Em
Ara
Paylaş Cevapla
Teşekkür Edenler:
#2
Allah razi olsun yazi uzun baya
Ara
Paylaş Cevapla
Teşekkür Edenler:
#3
Hakikat ecmain kardeşim . Kısa bile bu kafirleri anlatmak için (F) Smile
Ara
Paylaş Cevapla
Teşekkür Edenler:
#4
Rab razı olsun

Macabre'in imzası Dostlar Dergahı - Macabre
Ara
Paylaş Cevapla
Teşekkür Edenler:
#5
Allah c.c razı olsun bunun kitabını okumuştum

Ehl-i sünnet'in imzası
attachment.php?aid=8
z584GY.gif
Ara
Paylaş Cevapla
Teşekkür Edenler:
#6
Eskiden bunun kitabı yasaktı gizli bir şekilde okumuştum , şimdi ne güzel herkes biliyor ne mutlu
Ara
Paylaş Cevapla
Teşekkür Edenler:
#7
Ecdadımız ve vatanımız nasıl imtihanlardan geçmiş ve geçiyoruz ne güzel gösteriyor bu yazı
Ara
Paylaş Cevapla
Teşekkür Edenler:


Hızlı Menü:


Konuyu Okuyanlar: 1 Ziyaretçi